12 Ağustos 2016

imlasız bir yaz yazısı

selam canım blog

bu günlerde adada ikamet ediyoruz. bol oksijen, toprak ve deniz. gerçekten çok iyi geldi. tek eksik bir divan şu balkonda. her yemekten sonra uzanmak istiyorum o divana. eşim bu oryant tarafımdan çok endişeli, nereye de götürse beni. halaylar çekip, divanlar arıyorum...

goodreadste kendime uçuk bir hedef koymuşum ne akla hizmet bilmiyorum. buradayken bol bol okuyabiliyorum. belki sene sonunda hedefin yarısına ulaşırım. bugün de peter pan i bitirdim. pek beğenmedim. ben niye böyleyim allahım herkesin bayıldığı fantastik şeylere ben niye bağlanamıyorum.

bebeğimiz olacak inşallah. cinsiyeti de kız:) 18. haftadayız. artık her an hareket edebilirmiş. heyecanla onu bekliyoruz.

hamilelikte saç kesilmez diyorlardı ama ben dayanamadım kestirdim. hem de küt. hiçbir zaman saçına şekil verebilen bi insan olmadığım için,  hep uzun olan saçlarımın tepemde duruşuna daha fazla dayanamadım.

hayatımda ilk defa fox dizisi izliyorum. ismi no 309. başroldeki kızla hamileliğimiz aynı gidiyor diye mi ne sardı beni bi de oyuncular çok iyi. sevinç erbulak bile var, esas kızla esas oğlan dışında herkes çok iyi oynuyor. var  mı izleyen?

yakın arkadaş çocuğu da başka seviliyor. bizim bi ezelimiz var baldan tatlı. yalnız yetiştirme ne kadar önemli bu sahillerde daha iyi anladım. her taraf çocuk kaynıyor. anneler kızıyor bağırıyor falan. ben ezelin annesinin yani biricik arkadaşımın bağırdığını hiç görmedim. büyük insan gibi hep konuşuyor. ezel de hiçbir şey tutturmuyor.

bir başka canım arkadaşımsa  yakında nişanlanıyor. eğleneceğiz ne güzel:)

ve bir başka yakın arkadaşımsa bu hafta kpss ye girecek. özel sektörde çalışmasına rağmen iki senedir gecesini gündüzüne kattı bu sınav için. mahvedilmiş bu düzende ne kadar şansı var bilmiyorum ama en güzelini diliyorum onun ve emek veren herkes için.

bu da böyle bir gündem değerlendirmesi olsun. çınarlıdan sevgiler:)





01 Temmuz 2016

hello again

Japonya'nın bitişi, Türkiye'ye geliş oradan Amerika'ya gidiş oradan hızla dönüş derken bünyem altüst olmuş durumda-idi. Gerçekten dibi buldum gibi. Ama gidiyorum gidiyorum bakıyorum ki dibin sonu yok. Ağlamaktan gebersen de değişen hiçbir şey olmuyor. Baş ağrısı ekleniyor yürek ağrına.

Ne oldu da bugün yazmak istedim, sanırım Sergül'ü okumak, onun hayatına tanıklık etmek. Sanırım tanıdığım en güçlü insan. Çünkü hayatta kalmak demek nefes alıp vermek değil, onun hakkını vererek yaşamaya çalışmak. Ve O bunu yapabilen nadir insanlardan. Her türlü eleştiriden uzak kalmaya çalışarak 'kendi olarak kalabilen' bir güzel insan.

Sergül benim tanıdığım birisi eminim onun gibi nice hayat kahramanları vardır. Bense 'yapım bu' diyerek dünyayı kendime dar edip duruyorum. Ve bu gidişata bir son vermeye karar verdim bu sabah. Elimden geldiğimce deneyeceğim. Yaşadığım her dakikanın hakkını vermeye çalışacağım. Kendime söz veriyorum. Buraya da yazıyorum ki dönülmez olsun sözüm.

ADİOS AMİGOS

04 Nisan 2016

Lawrence merkeze ilk gidişin yazısı


Geçtiğimiz cumartesi günü karar verdik şehir merkezine gitmeye. Yaşadığımız şehirde herkesin arabası olduğundan mı bilinmez, toplu taşıma olayı çok zayıf. Mesela metro yok. Otobüslerse çok sınırlı. Burası üniversite merkezli o yüzden öğrenciye bedava,kampüs içinden binerse normal vatandaşa da bedava. Neyse iki aktarma ile vardığımız -toplamda yarım saat sürüyor- şehir merkezinde beni ilk karşılayan şey güzel mi güzel şehir kütüphanesi oldu. Gitmeden şehir haberlerine baktığımda üç gün sürecek bir kitap indirimi olacağını biliyordum. Dolayısıyla ilk durağımız, kütüphane altına kurulan indirimli kitap standıydı. Çok tatlı bir indirimdi. Kitapların hepsi bir dolar, kalın kapaklılar iki dolar:) Sonuçta 17 dolar tutan paha biçilemez bir sevinç yaşadık.


Oradan ayrılıp biraz da dükkan gezelim dedik. İlk girdiğimiz dükkana bayıldık. El yapımı objeler satıyor. Harry Potter standı vardı ve çok güzel yastıkları, posterleri hatta mutfak kepçeleri vardı. Ama tabi el yapımı olduğu için biraz fiyatlıydı. Bu dükkanda interneti bağlatmak için gittiğimiz turkcell gibi bir telekomünikasyon firmasında bize yardımcı olan elemanı gördük ve selamlaştık, hal hatır sorduk mesela çok şaşırdım ve sevindim. Küçük bir yer oluşu, herkesin birbirini az çok tanımasına imkan sağlıyor. Çok tatlı bir duygu. Sonra çok güzel bir kitapçı gezdik, ikinci el bir kitapçı ama harika bir yerdi. Bizim sahaflar gibi kaderine mahkum bırakılmış değildi hiçbir şey. Gayet bakımlı araya koltuklar serpiştirilmiş, kedi geziyor çocuklar da onun peşinde... Çok sıcak bir ortamdı.






Sonra bir yerde yemek yedik. Hava da çok güzeldi şansımıza. Dışarıda oturduk. Ben pinterestte hep görüyordum, sarı kabağı spagetti gibi ince ince kesip salata yapıyorlar. Menüde onu görünce denemek istedim, çok da beğendim. Bir de burada restaurantta garson sürekli masaya gelip her şey yolunda mı diye soruyor. İlginç bence.



Az vaktimiz kalmıştı ama aklımda bir de antikacıya gitmek vardı. İçeride yalnızca on dakika kalabildim. Ama çok güzel bir Norman Rockwell eseri kaptım. Ba-yıl-dım! Müze serisinden bir biblo, banyoma yerleştirdim hemen. Ama doyamadım antikacıya, haftaya  muhtemelen yeniden gideceğiz:)




Şimdilik bu kadar görüşmek üzere sevgili blog:)

28 Mart 2016

Merhaba Amerika


Amerika'ya gelme ihtimali Japonya'daki ilk senemizden sonra hep vardı. Ama kesin değildi. Ve ben de sürekli gel git içindeydim. Çoğunlukla da gitmek istemiyordum. Çünkü Japonya'da çektiğim hasret, zorluklar vs beni baya yormuştu. Yine yeniden aynı şeyleri yaşamak istemiyordum. Ailelerimizin yanında korunaklı daha rahat bir hayat sürmek istiyordum. Ama zaten gideceğimizin de kesinliği olmadığı için bu konu bir açılıp bir kapanıyordu. Derken bu konu çok kötü bir günde, hocamızdan aldığımız 'her şey hazır, sizi bekliyoruz' mesajıyla açıklığa kavuştu. En azından belirsizlik bitmişti ben de biraz biraz kabullenmiş gibiydim. Ama içimdeki bu isteksizlik konsolosluk sabahına kadar sürdü. Nasıl çıkabilirim işin içinden bilmiyordum. Kalalım diyemiyordum çünkü bunun mantıklı hiçbir yönü yoktu. Derken derken yine karmakarışık duygularla geldiğim bu yeni ülkeyi inanır mısın blog ilk girişte sevdim. Ve kendiliğinden oldu. Yani madem yaşayacağız sevelim diye değil. Bildiğin sıcak karşıladı beni. Bunda eski sevgili İstanbul'un beni delirtmiş olmasının da büyük payı olabilir tabi. Onun o kavgacı, bekleten, bencil, kendine bakmaz halleri beni oldukça kavgacı yapmıştı ona karşı. Kansas ise mart ayında olmamıza rağmen güneşiyle karşıladı beni, güler yumuşak yüzüyle... Kışın ortasında hamakta uyuyakalabildim. İnsanlar sanki kırk yıllık ahbabım. Aradaki farkı basit bir örnekle tüm yakınlarıma anlattım buraya da yazayım.

İstanbul'da gece geç bir vakit Osmanbey'deki evimize dönüyorduk. Evin yanında çokça otopark var bunların bir de kocaman bir çoban köpekleri var. Nasılsa gece diyerek tasmasız bir şekilde salmışlar sokağa, Köpekcağız oyun yapıyor heralde ama havlıyor, geçit vermiyor, sırtıma atlıyor ki ben köpekten korkmam. Ama gecenin bir yarısı ve biz evimize girmek istiyoruz. Fakat köpek kesinlikle geçit vermiyor. Derken kocam otoparka seslendi ki gelin köpeğinize sahip çıkın diyerek adam çıktı ve yerden eline bir taş alarak köpeği korkutarak kontrol altına almaya çalışaraktan  bizi korudu(!)

Buraya geldiğimizde ise bir gün yürüyüş yapıyoruz. İki tane adam da üç tane tasmasız köpeği gezdiriyordu. Aramızda otuz metre filan var ki biz hiç bir korkma emaresi göstermiş değiliz. Adam sakin bir şekilde köpeklere oturma talimatı verdi o üç tane koca köpek sakince oturarak bizim geçmemizi beklediler.

Yok ya dedim bırak atlasınlar sırtımıza biz alışkınız:))) Yani bu kıssadan hisse tüm farkı ortaya koyuyor işte.

Tabiki genelleme yapmak istemem, Amerika süper bir yer demek istemiyorum. Bu yaşadığımız yer biraz daha korunaklı bir bölge. Biraz daha yerel halkının yoğun olduğu bir alan. Bir büyük şehir sayılmaz.  Ama ben zaten Tr ye dönsem de büyük bir şehirde yaşamayı kesinlikle istemem. Japonya'da bu sakinliğe çok alışmışım. Burası keza öyle. Çok şükür.

Ben aslında buraya getirdiğim kitaplarımdan bahsedecektim ama başka şeyler yazasım varmış. O da bir dahaki yazının konusu olsun bari. Sevgiyle kalın...

20 Ocak 2016

Teşekkürler Japonya

Selam sevgili blogum

Japonya maceramızın sonuna geldiğimizi gururla sunarım. Eşim doktorasını aldı. Evliliğimiz üç yılını doldurdu. Hayatımda hiç aklıma gelmezdi buralarda yaşayacağım. Tamamen körlemesine geldiğim bu ülke bana çok şeyler öğretti. İşte bazıları



  • Ağaçları, çiçekleri fark etmeyi, onlara dokunmanın iyi geldiğini
  • Gök yüzüne bakıp, havayı koklamanın güzelliğini
  • Çöplerin nasıl beş yüz çeşit olduğunu 
  • Çöpü atarken bile düzenli olmanın güzelliğini
  • Tanımadığın insanlarla selamlaşmanın sıcak duygusunu
  • Sıra beklerken sinirli olmaya gerek olmadığını
  • Yaptığın her neyse özenle yapmanın huzurunu
  • Kurallara uymanın getirdiği düzenin güvenini diye uzar gider ilk aklıma gelenler bunlardı.
Japonca girdi hayatıma, hayatımı idame ettirebilecek kadar öğrendim. Hiç yoksa kafamda onlarca Japonca kelime ve cümle var. Bundan büyük mutluluk duyuyorum.

Koreli dostlarımız oldu, onlarla harika vakit geçirdik. Ucundan kıyısından kültürlerini tanıma fırsatımız oldu. Kilometrelerce ötede ne kadar benzer bir kültüre sahip olduğumuzu gördüm. 

Çalıştım, dilini bilmediğim bir ülkede kendi paramı kazanma fırsatım olunca "Dünyanın her yerinde yaşarım ben, ekmeksiz kalmam" dedim. Kendimi çok sevdim.

Yukata giydim, onsene gittim, sashimi yedim. Üç sene önce duysam bu kelimeleri 'O ne ki ya ?!' derdim. Öğrendiklerimin devede kulak olduğunu görüyorum her gün. Dünyada ne çok öğrenilecek, tecrübe edilecek şey var Allahım! 

Yoga yaptım, asla unutamayacağım duygu değişimlerini deneyimledim.

Parasız kaldık, yumurtanın ne kadar işlevsel bir besin olduğunu öğrendik.

Buraya gelmeden önce kendimi çok güçsüz sanırdım. Halbuki mecbur kalınınca insan dağları bile delermiş bunu anladım. Ama bu dağ delmede yalnız değilse, sevdiceği ile birlikteyse dağ delmenin de keyifli hale gelebildiğini öğrendim. Hrant Ahparig' e neden yurt dışında yaşamıyorsunuz diye sorduklarında "Benim kendi cennetimi, kendim didişerek yaratmak isteyen bir yapım var. yani biraz kavga etmek daha güzel bir yaşam gibi geliyor." diyor aynı şeyi
kendimiz için düşünüyorum. İstanbul'da ailelerimiz yanında korunaklı ve rahat bir yaşam sürebilecekken, Japonya'da yer yatağında üç sene geçirdik. Ama paha biçilemez deneyimler elde ettik. Ve bir ay kadar İstanbul'da kaldıktan sonra kısmetse bu sefer de dünyanın bir başka tarafında Amerika'da sürecek maceramız. Umarım bizi güzel günler bekliyordur. Ama şimdi içimde iki gün sonra İstanbul'da olmanın mutluluğu var. Görüşmek üzere:)

12 Kasım 2015

Costco ve Toki Gezisi


Vay be bir hafta ne çabuk geçmiş diyerek başlıyorum satırlarıma. Geçtiğimiz pazar günü Koreli arkadaşlarımızla organize olup ülkemizdeki metro marketi gibi bir yere gittik. Costco diye bir yer. Amerikan malları satıyor. Kartla giriliyor. Korede'de şubesi olduğundan bizim arkadaşların kartıyla içeri girebildik. Bizim evden yaklaşık bir saat uzaklıkta, oraya vardığımızda saat yalnızca on buçuktu ve içeri tıklım tıklımdı. Buranın avantajı uygun fiyata çoklu satın alabilmek. Çünkü normal bir japon marketinde kilo ile alışveriş yapılmaz tane ile yapılır. İlk geldiğimde bu beni canımdan bezdirse de sonraları alıştığımı söyleyebilirim. Yine de bu pazar günkü alışverişin sonunda eve getirdiğim bir çuval patates ve soğana baktıkça mutlu oldum:) Zaten bu aralar iyice annemin cümlelerini kurmaya başladım. Mesela geçen bir gezmemizde, lokantada yemek yerken kendimi şu cümleyi kurarken buldum:" Çamaşırları iyi ki yıkayıp asmışım, hava güneşli, ne güzel kururlar!" Bana neler oluyor:)))

Neyse yeniden market konusuna dönersek alışverişimizi tamamladık aslında orada yiyecektik böyle ikea tarzı kendine özgü ucuz yemekleri var. Ama öyle kalabalıktı ki istemedik. Japon bile japonluğunu unutmuş gibiydi orada. Çıktık dışarıda bir yer bulduk, doyurduk karnımızı. Vejeteryan olmaya niyetliyim ya sözümona her yer steak house!  Büyük ihtimalle yeni yılda girişeceğim bu işe, umarım pazartesi başlarım dediğim diyetlere benzemez. Sonra evlere alışverişleri taksim ederken ufak bir pişmanlık yaşamadım değil onlu yoğurdu küçük buzdolabıma nasıl sığdıracağımı hiç düşünmemişim mesela. Sonra outlet merkezi varmış ona gittik ama o da epey uzaktı gidene kadar zaten kapanma saatine iki saatten az kalmıştı. Hiç sevmiyorum kıyafet alışverişini, eşime mont lazımdı onu hallettik ben de ev için bir kaç bir şey aldım. Burada Franc Franc diye bir ev dekorasyon mağazası var Hong Kong menşeili ba-yı-lı-yor-um! Burada da işimiz bitince kiraladığımız arabayı teslim ettik. Oradan da kafaları çekmeye gittik. Çok güzel bir gün oldu. Sonra iki gün hepten yattım dinlendim.








Çarşamba yollara vurdum kendimi sonra mola verdiğim yerde eşimi aradım tam öğle vaktiydi o da geldi beraber yemek yedik. Sonra kahve içmeye gittik tam karşısındaki starbucksa. Bugün de Koreli arkadaşım oturmaya geldi. Ona kısır ve kek yaptım. Biraz da dedikodu yapınca giderken baş selamını bırakıp yanaklardan öptük birbirimizi. Ben ona türkçe o da bana korece öğretiyor biraz biraz. Yalnız o ne zor alfabedir. Onunla vakit çok güzel geçiyor ama gün sonunda dört dil ortaya karışık konuştuğumuzdan mütevellit hafif bir kafa zonklaması olmuyor değil.

Bir de film izledik onu da not düşmek isterim, çok etkileyiciydi. Sade olanın etkisi hep daha mı çok oluyor ne. Tarkovski'nin Ivan'ın Çocukluğu filmiydi, yönetmenin uzun metrajlı ilk filmi. İkinci dünya savaşı ile ilgili ama ne kan ne vahşet var ama o gerilim iliklere işliyor. Bir de öyle güzel yakınlaşma sahneleri vardı ki çok beğendim. Bundan sonra her hafta bir filmini izlemeyi düşünüyoruz.



Şimdi kaldı cuma-cmtesi-pazar o da eşimin kardeşinin gelişine hazırlıkla geçer.  Önümüzdeki günler hareketli geçecek olsa da haftaya yine yazmak istiyorum. Görüşmek üzere:)

Not: Geziden fotoğraf yok bütün günü kısa videolara çektim. O yüzden çarşamba çektiğim fotoları paylaşıyorum. Bir de bugün çektiğim var tarih 11.11 olduğunda Kore'de ve Japonya'da çubuk krakere benzeyen ama genelde tatlı olan bir abur cuburu birbirine hediye ediyorsun. Arkadaşımda bize gelirken biri bana biri eşime iki tane almış. Arkasına not yazarken çektim.








06 Kasım 2015

Momoko'nun sürprizi



Dün belki de Japonya'daki hayatımın en sürprizli günlerinden biriydi. Şöyle başlayayım anlatmaya. Önceden sözleştiğimiz gibi dün yani perşembe günü Koreli arkadaşım bize gelecekti. Öğleden sonrayı birlikte bizde geçirecektik. Geldi de sohbet muhabbet akşam nasıl oldu anlamadım. Tam kalkmaya yakın zil çaldı. İkimiz de korku dolu gözlerle birbirimiz baktık bir saniye. Çünkü burada maalesef kapı öyle beklenmedik pek çalmaz. Gelecek kişi ile en az bir hafta önce sözleşmiş olunur. Onun dışında postacı çalar kapıyı ondan da genellikle haberim olur. Neyse efenim kapıyı açmaya gittim bir de ne göreym japon arkadaşım gelmiş. İş çıkışı sürpriz yapmış. Gerçekten çok şaşırdım. Çünkü standart bir japon program dışı pek hareket etmez. Mesela biz bu arkadaşlarımızla tatile gitmeye karar verdiğimizde. Tur programı gibi saatli program yapmışlardı. Hep öyleyiz yani. Dolayısıyla ben arkadaşımı kapıda görünce gerçekten çok şaşırdım çok sevindim. Hatta hemen sonra eşimi aradım o da diyor ki emin misin gelen gerçekten Momoko muydu:))))Yani evimde aynı anda iki arkadaşımı birden görmenin mutluluğu çok büyüktü. Çok şükür.




Yaklaşık on gün sonra da Tr'den tatlı bir misafirimiz geliyor eşimin kardeşi. Bizi hareketli günler bekliyor. Tam alıştık buralara kendimize göre çevre edindik şimdi de burası bitiyor. Hem seviniyorum hem biraz içim burkuluyor. Arkadaşlarımdan ayrılacağım için.





Bir de vejeteryanlık mevzusu var kafamda epeydir. Aslında et yememek büyük olay değil benim için
 belki çok saçma gelecek ama sosyalleşmekte sıkıntı yaratır diye düşünüyorum. Yani mesele bir misafirliğe gittik büyük ihtimalle et ana yemek olacaktır. Yememekte o kadar zahmete karşı ayıp ve sivrilik gibi geliyor. Bunu aşabilirsem eti hayatımdan tamamen çıkarmak istiyorum. Ama veganlık çok zor geliyor. Olabilenlere bravo.
mesela bu sandviçteki etleri içinden çıkardım yiyemedim eskiden olsa çok severdim

Geçtiğimiz salı burada tatildi yakınlarda güzel bir park var oraya yürüdük biraz gölet kenarında oturduk çok iyi geldi açık hava. Kış öncesi son sıcak günler. Diğer kalan günlerde spora gittim bu hafta da böyle geçti güzel anlarla. Haftaya görüşürüz:)