14 Ağustos 2013

Kapıyı çalan kim



                                
                               


Bir dost insan hayatında ne kadar önemlidir.Bunu her gün onunla telefonda konuştuğunuzda,çat diye buluşuverdiğinizde pek fazla düşünmemeniz normaldir elbette.Çünkü zaten hep oradadır.Kalk gidelim dersiniz,dışarı çıkarsınız.Gel bize bir kahve içelim dersiniz,oturur içersiniz.Ulaşmak kolaydır.
Ama benim gibi uzaklardaysanız.Dostlarınızın hayatlarını uzaktan izlersiniz.Teknoloji sayesinde uzaklar yakın olsa da anlatılan olaylar demlenince öğrenirsiniz.Saçları uzar belki kahkül kestirirler belki boyarlar.İnternetten görürsünüz.Birileriyle tanışırlar,çocukları olur hep uzaktasınızdır.
Ama birden kapı çalar.Eşinizle öğle yemeği yiyorsunuzdur.Bir paket gelir ismi görmeye hacet kalmadan  yazısından tanınır dostun eli.
İçindense umut,sevgi,aşk,dostluk,destek ve sayamadığım ama mutluluktan ağlatan duygular çıkar.
İçindeki her bir eşya binbir incelikle donanmıştır.Okunan her bir cümlede kilometreler kısalır kısalır.Bir bakmışsın yanyanasındır.Hafif serin bir eylül akşamında-ki bu onun ayıdır- göz kırpan yıldızların altında sohbet etmektesin.O sana muhteşem kara gözleri ile olanı biteni heyecan içinde anlatmaktadır.Bulut bulut parmaklarına bakarsın.Sonra baykuş dövmesine bakarsın.İçinden bu kız tam bir romantik dersin bu çağa çok fazla.
Sonra geçmişe gidersin on sene öncesine umutsuz gençlik günlerine.Sınavlarla karartılan kalplere.Buna rağmen umutla atan kalpleri ile yokuş aşağı inen iki esmer kıza gider gözler.Kulağın teki onda teki Candan da.O dönemler hayatımın fon şarkısı Gamsız Hayat. Kaset kapağının mis kokusu hala burnumda.Ergenlikte kalbimizde dert büyüteci oluyor heralde bir hüzün bir hüzün.Kahkahadan çok hüznü paylaştıklarımız daha derinlerde hep sanki.
Sonra hüzünler yerini yeni heyecanlara bırakıyor.Okullar,aşklar değişen yaşamlar.İşte bir gün bir bakıyorsun kapını çalan o değil artık kendinsin.Ondaki sen gelmiş.Ne vermişsen onu veya daha fazlasını almışsın.Elime ulaştığını söylediğimde "galiba hep kendi sevdiklerim koymuşum" dedi.
Bilmiyordu ki uzun zamandır sevdikleri,sevdiklerimdi.Teşekkür çok hafif ama yine de çok sağol dostum! 

Bu yazıyı yazmama sebep sensin.Ama sen de biliyorsun senle beraber ailem haline gelen tüm dostlarıma teşekkürler.Beni hiç yalnız bırakmadığınız için.

##Yazıda hiç bir bütünlük olmadığını hissediyorum:)Bir daha okuyup herhangi birşeyi değiştirmek niyetinde de değilim ama.Tüm içtenliğime söylüyorum dostlarınızın kıymetini bilin.Sevgiler....


06 Ağustos 2013

Kendine ait bir oda



Bu kitabı sanırım iki sene önce almıştım.Geçen gün bazı kitaplarımı annemden istedim.Woolf da elbette seçilmişler arasındaydı.
Aslında Woolf okumaktan her zaman korkmuşumdur.Bir kaç kez başlayıp yarım bırakmıştım hem bunu hem de Mrs.Dalloway'i.Ama bu sefer çok iyi gitti.Bu kitapta neyi anlatıyordu?
Bu kitap tarih boyunca kadınların neden erkekler kadar kalıcı ve dahiyane eserler bırakamadıklarını sorguluyor.Ve bunu şu yöntemle yapıyor: Shakespeare'in kız kardeşi de aynı yetenekte olsaydı çevresel şartları onun bu yeteneğini ortaya çıkarmasına izin verir miydi?" sorusunu sorarak.
İlk baskısı 1929 yılında yapılmış bir kitabın değindiği kadın sorunlarıyla 2013 senesinde ülkemizde ve dünyada kadının hala erkekle eşit düzeye gelememesi gibi bir çok olumsuz durumun var olması oldukça üzücü.
Okurken kendinizi,yaşamınızı oldukça fazla sorguluyorsunuz.Zaten kartlara basılmış meşhur sözünü de bu kitapta söylüyor.


"Para kazanın
 Kendinize ait ayrı bir oda ve
 Boş zaman yaratın."

Özellikle yazar,şair olmak isteyen kişilerin mutlaka okuması gerektiğini düşünüyorum.Ama sırf bilinçli bir kadın olabilmek için de mutlaka okunması gerek.Çok doğru tespitler var tabiki de Woolf bir deha.
En sevdiğim satırsa aşağıda:

"Kadınlar yüzyıllardır, erkek görüntüsünü gerçek boyutlarının iki katında gösterebilen enfes bir güce sahip büyülü birer ayna görevini yerine getirmişlerdi."

Sarı sıcak bir günden sevgiler...


Kitabın adı: Kendine Ait Bir Oda
Yazarı: Virginia Woolf
Yayınevi: İletişim
İlk basım tarihi: 1929 The Estate of Virginia Woolf Onk Ajans Ltd.
Bende ki İletişim Yayınları 12. Baskı

14 Haziran 2013

Lal Masallar



Bu kitapta üç ayrı hikaye vardı.Hikayeler hep masal tadındaydı.Her hikayede ikişer ana karakter vardı.Bunlardan biri de muhakkak laldi.
İlk hikaye "Azer ile Yadigar" idi.(Hikayeleri anlatmayacağım sadece altını çizdiğim bazı satırları paylaşacağım.)

## "Her yürek ses veren bir uçurumdur zaten.Belki kendi yüreğine dayanır kulağın.Duyarsan eğer, sahiden duyarsan, bundan sonra daha iyi olursun.Lakin herkes kendi uçurumunu yüreğinde taşır kızım.Boşuna gelmişsin dağ doruklarına."

## "Lakin saz tutan parmak,tetikten ırak olur."

## "Tanrı kullarına ne sırlar vermiş ağalar.Bir bakışta kimse kimseyi kolay kolay anlayamaz."

## "Her şeyin bir yüreği vardır.Dağın,taşın,ırmağın.İş onu bulmaktadır."

Murathan ile Selvihan ya da Bir Billur Köşk Masalı

## " Semah göç tutmak gibiydi.Bir yurttan sökün etmek gibiydi.Uzun yollar,uzun diyarlar,ulu sevdalar gibiydi.(Dünya mı gurbetti? ahiret mi?) Hayat gibiydi semah.Tüm bir hayat..."

Ulak ile Sadrazam

## "Biliyorum ki, kötülüğün gücü sonunda sahibine dayanır.Kötülüğün sınırları o kadar geniştir ki, gün gelip içine sahibini almamazlık edemez.Kendi kötülüğüyle baş edebilen hiç kimseyi tanımadım,tanımıyorum.Mutsuzluğun,kötülükle çok yakın ilişkisi olduğunu da biliyorum."



Kitabın adı:Lal Masallar
Yazarı:Murathan Mungan
Yayınevi:Metis
İlk basım tarihi:1989 Remzi Kitabevi 
Ben 13. Basımını okudum (2011)
126 sayfa

Bu kitabı bana Ebrucuğum hediye etmişti geçen sene doğum günümde.Tam da Japonya ya ilk kez geliyordum.Türkiye'ye dönerken kitabı burada bırakmıştım.Nasılsa geri geleceğim diye.Okuması bugünlere nasip oldu.


30 Mayıs 2013


Ayfer Tunç'un "Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi" adlı romanını yeni bitirdim.Ve taze taze yazmak istedim.

İçinde yüzlerce karakter barındıyordu.Bu karakterler kendimizden,akrabalarımızdan veya çevremizden insanlardı.Kimileri baştan beri deliydi,kimileri sonradan delirdi belki de en deli olanlar normal gözükenlerdi.

Kitap bu karakterlerin hayatına değinirken hastanenin Başhekimi Demir Demir'in bu 'deliler evinin' tarihçesini yazma isteğini ve bu yoldaki çabalarını anlatırken Ayfer Tunç onu da içine katarak bu tarihi çoktan yazıyordu bile.

Karakterlere değinirken Türkiyenin yakın geçmişinden de bahsediyor yazar.Ama bunu bilgi verici bir tarz da değil olayların kişiler üzerindeki sonuçlarından yola çıkarak yapıyor.Bu da bazı sol çevrelerce,solcu gezinen yazarın önemli tarihi olaylara suya sabuna değmeden bahsetmiş olduğu için eleştiriliyor.
Benim fikrime göreyse bu bir tarih kitabı değil ve çok okunan bir yazar bunlardan en azından bahsederek belki olaylardan hiç haberi olmayacak insanları konuyu araştırmaya şevk edebilir ki bu bence önemlidir.

Yazarın dili çok anlaşılır ve akıcı bir usluba sahipti.Karakterlerin bu kadar çok olduğu bu roman zaten ağdalı bir dile sahip olsaydı okumak zor olabilirdi.

Ayfer Tunç'un bilgi birikime hayran kaldım.Okurken öğrenmeyi çok severim ve yeni pencereler açtı bana.Okuduğum ilk kitabıydı ilerleyen zamanlarda diğer kitaplarını okuma isteğini oluşturdu içimde.

Bu kitabı temin edebilmemi sağlayan Serrose'a teşekkürü borç bilirim:)

Kitabın adı:Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi
Yazarı:Ayfer Tunç
Can Yayınları
İlk basım tarihi:2009
Ben 5. Baskısını okudum (2011)
530 sayfa

30 Nisan 2013

Nisan Özeti

Az önce Nadine Labaki nin ikinci filmi olan "Where do we go now" filmini izledim.
İlk filmi olan Caramel i de çok beğenmiştim ama sanırım bu filmi daha çok sevdim.Din ayrılıklarına kadın gözüyle bakıp ona göre çözümler bulan müzikleri de çok keyifli olan bir filmdi.Laleninbahçesi blogunda Lale Abla mutlaka izleyin demişti de oradan görmüştüm.Geçen gün de Kiki's delivery service i de yazmıştı sayesinde Miyazaki ye sardık :)


Filmler dışında ise İstanbuldan çok sevdiğim arkadaşım geldi.Biz üniversiteden arkadaşız biz Taksim Beyoğlu gezerken kendisi Japon dili öğrenip aikido ya gidiyordu.Bense o kadar ilgisizim ki yav arkadaş bana da bir kelime öğret demişliğim yoktur.Ama kader işte,buraya taşınacağımızı öğrenir öğrenmez gelicem yanınıza dedi ve burda 4.ayımızda geldi bizi çok mutlu etti.

Şimdi Japonya da büyük bir tatile girildi onun için kurs kapalı haftaya çarşambaya kadar.Aslında çok çalışmam lazım ama bugün hava nasıl kapalı yağmurlu.Tam film izleme havası:)

Sevgiler...




05 Nisan 2013

Higashiyama Park

Bugünlerde japonca okulu tatilde.O yüzden genelde evdeyim.Ama iki gündür hava çok güzel.
Benim de hem marketten birşeyler almam gerekiyordu hem de çıkmasam bu güzel havaya haksızlık olur diye attım kendimi sokağa.Önce postahaneye gittim kart attım dönüş yolunda da küçük prensli fotomuzu çektim.
Sonra doğru Higashiyama Parkına gittim.Aslında buraya geldiğimden beri hep aklımda,etrafında yürüyüş yapıyorum ama içeri girmiyorum.Eşimle geliriz diye.Ama dün artık dayanamadım bir bilet aldım içeri girdim.İyi ki de girmişim harika vakit geçirdim.
Çok büyük bir park burası.Hem hayvanat bahçesi hem botanik bahçesi.
Valla türlü türlü canlı gördüm.Hepsi hayrete düşürdü beni.Ama üzüldüm de koca koca hayvanlar daracık yerlerde.



Ama beni en çok heyecanlandıran kesesinde yavrusuyla kanguru görmek oldu.




Bu güzel hayvanları geçince arkada gül bahçesi var klasik güller sanırım daha açmamıştı ama burada hayatımda ilk kez gördüğüm muhteşem güzellikte ağaçlar gördüm.Hele bir alan buldum kendime çılgın çocuk kalabalığından uzakta resmen cennetten bir köşe.Allahım dedim sırf şu ağaçların altına uzanayım diye bile beni buralara gönderdiysen teşekkür ederim sana.


Geri dönüş yolundaysa bir kez daha japon çocuklarının ne kadar şanslı olduğunu düşünerek parktan ayrıldım.

03 Nisan 2013

Damdan düşer gibi yazmak

Lolita yı bitirmekte çok zorlandım.Söylenecek çok şey var belki ama sadece şunu diyebilirim.
Nabokov okumak çok zevkli ama Lolita yı değil.

Buraya geldiğimden beri daha çok film izler oldum.Evdeki tv youtube a bağlanabiliyor ee ben de japon tv kanallarından birşey anlamadığım için genelde youtube a türk filmi diyip aratıyorum artık moduma göre ne denk gelirse izliyorum.Geçmişte zamansızlıktan ya da başka sebeplerden izleyemediğim filmleri bu vesileyle de görmüş oluyorum.

Mesela Okan Bayülgen in Kanalizasyon filmi tv karşısındaki tavrımıza süper bir eleştri,çok güzeldi.
Diğer bir film bunu tam olarak babaanne modunda izledim bir yandan dolma sarıp bir yandan filme bakaraktan İlk Aşk filmi hani Çetin Tekindor lu Vahide Gördüm lü.
İzleyim izlemeyeyim diye düşünürken kendimi içinde buluverdiğim Romantik Komedi filmi.
Sinem Kobal, Sedef Avcı filan oynuyor.Meğer dünyadan haberim yokmuş ikincisi çekilmiş.Ben çok beğendim çok eğlenceli bir film olmuş.İkinci henüz youtube da yok maalesef :(

Geçtiğimiz pazarda çıtayı yükseltip festivalli oscarlı bir film izledik:Sideways
Evlenmek üzere olan bir adamla boşanmış ama karısını unutamamış bir adam evlilik öncesi beş günlük arabayla seyahate çıkıyorlar.Bol diyaloglu sorgulamalı bir film ama en çok da şaraplı bir film.İzlerken eşimle durdurup not bile aldık buna bakalım bu şarabı soralım diye.Japonya da ucuz olan tek şey galiba içki.

Kitap konusuna gelince ise annemden Ece Temelkuran ın son kitabını istemiştim o da sağolsun gönderdi salçalarımla birlikte.Ne kitapsız ne salçasız.Çok şükür kitap çok güzel gidiyor o kadar yol katettiğine değiceğe benziyor benim açımdan.

Japonca kursunda ise ilk adım bitti.Hiragana ve Katakana yı öğrettiler 50 60 da kelime.Adımı ve nereli olduğunu söyleyebilme.Bir de sayılar ve saatler.Ama asıl birinci sınıf nisan 15 te başlıycak kısmetse çok mutluyum.

Bir de bu ay İstanbul dan misafirlerimiz geliyor.Mutluyuz mutlu:))

Daha pazartesi Serrose daha blog yazmıycam galiba dedim şimdi de tam dizi izlemeye oturcaktım birden yazasım geldi.Öpücükler sevgiler...